YAŞAR KARAKELLE GRUP Yönetim Kurulu Başkanı ve GÜNDEM EKONOMİ İNTERNET EKONOMİ DERGİSİ Genel Yayın Yönetmeni Yaşar Karakelle, kalkınma hamlelerinde, söylemlerden çok, ayağı yere bsaan bilimsel gerçekliklerden yarralanılması lazım geldiğni dile getirdi.
'
YAŞAR KARAKELLE GRUP Yönetim Kurulu Başkanı ve GÜNDEM EKONOMİ İNTERNET EKONOMİ DERGİSİ Genel Yayın Yönetmeni Yaşar Karakelle, kalkınma hamlelerinde, söylemlerden çok, ayağı yere bsaan bilimsel gerçekliklerden yarralanılması lazım geldiğni dile getirdi.
'Ekonomi, kalkınma ve verimlilik' üzerine bir açıklama yapan YAŞAR KARAKELLE GRUP Yönetim Kurulu Başkanı ve GÜNDEM EKONOMİ İNTERNET EKONOMİ DERGİSİ Genel Yayın Yönetmeni Yaşar Karakelle, genel olarak kalkınmanın finansal kaynaklrının önceden belirlenemediğini, ancak beilrlenmesi halinde çok daha sağlam bir kalkınma hamelsi yapılabileceğiinn unutulmması gerektiğini de vurguladı.
Temel olarak, kalkınmayı yalnızca sermaye birikimine bağlamanın, konuyu çok hafife almak olacağını da hatırlatan YAŞAR KARAKELLE GRUP Yönetim Kurulu Başkanı ve GÜNDEM EKONOMİ İNTERNET EKONOMİ DERGİSİ Genel Yayın Yönetmeni Yaşar Karakelle, 'Kalkınma, hemen her ekonomi ynetiminin en önemli söylemi olduğu gibi, tabii ki sadece sermaye birikimine bağlamak aşırı bir basitleştirme olacaktır. Çünkü sermaye birikiminin yanında teknolojik gelişme, girişimcilik ruhuna sahip yeterli sayıda vasıflı girişimcinin varlığı, beşeri sermayenin niteliği, doğal kaynaklar ile sosyal, siyasi, dini, kültürel, coğrafi, vb. unsurların da kalkınma üzerinde etkili olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bununla beraber tüm bu unsurların kalkınmayı pozitif yönde değiştirebilmesi netice itibariyle sermaye birikimine dayandığı için sermaye birikimi kalkınmanın vazgeçilmez unsuru olarak kabul görüyor. Kalkınmanın finansmanında ne büyüklükte bir kaynağa ihtiyaç duyulacağı cevaplandırılması gereken önemli bir sorudur. Bu büyüklük ülkeden ülkeye farklılık gösterebileceği gibi, ülke içerisinde dönemden dönemde farklılık gösterebilmektedir. Kalkınma için gerekli finansman ihtiyacının büyüklüğünü belirleyen temel unsur, ülkenin kendisine hedef seçtiği kalkınma hızıdır. Bu kalkınma hızını yakalayabilmek için kalkınmayı finanse edecek potansiyel iç ve dış tasarrufların büyüklüğü önem taşımaktadır. Kalkınmanın, büyüme kavramından farkı göz ardı edilmeksizin kalkınma amacına yönelik bir süreç içerisinde reel milli gelirin (Y) dönemden döneme (örneğin yıldan yıla) gösterdiği değişme, kalkınma hızı olarak ele alınırsa bu hızı gerçekleştirmek için gerekli finansmanın büyüklüğü de rahatlıkla hesaplanabilir. Esasen kalkınma, hem nicel, hem de nitel yönü bulunan bir kavramdır. Dolayısıyla kalkınma kavramını nicel veya nitel yönlerinden yalnızca biriyle açıklamaya çalışmak eksik bir değerlendirme olacaktır. Kalkınma açısından çok büyük öneme sahip yapısal değişmeyi tek bir rakama indirgemek gerçekçi olmayacaktır. Misal, kalkınma sürecinde ülkede her 100 kişiye düşen araba sayısı artarken, arabanın kalitesi de artmaktadır. Bununla beraber kalkınmayı artan araba sayısına indirgemek, yani sadece nicel' yönünü dikkate almak yanıltıcı olacaktır. Kalkınma hızını son yıllara kadar ekonomik büyüme rakamları ile takip etmek eksik de olsa kabul gören bir yöntem idi. Kalkınmanın finansman kaynaklarını iç ve dış olmak üzere iki ana başlık altında toplamak lazım gelir. iç finansman kaynakları, ülke içindeki iktisadi aktörlerin tasarruflarından oluşurken; dış finansman kaynakları diğer ülke iktisadi aktörlerinin tasarruflarından oluşmaktadır. İktisadi aktörlerin gelirlerinden, tüketimden kısarak yaptıkları bu tasarruflar bazen gönüllülük esasına bazen de zorunluluk esasına dayanmaktadır' şeklinde konuştu.
YAŞAR KARAKELLE GRUP Yönetim Kurulu Başkanı ve GÜNDEM EKONOMİ İNTERNET EKONOMİ DERGİSİ Genel Yayın Yönetmeni Yaşar Karakelle, kalkınmanın; hemen her ekonominin temel meselesi olduğunu da vurgulayarak, sözlerine şu şekilde devam etti:
'Bakınız, 'Ekonomik Büyüme' kavramı üretim ve kişi başına gelirin artışını ifade eden niceliksel kavramdır. “İktisadi kalkınma” kavramı çoğunlukla niteliksel unsurlar içeren, sosyo-kültürel yapı değişim ve yenilemelerini ifade eden, yalnızca az gelişmiş ekonomilerin sorunları ile ilgilenen kavramdır. “Ekonomik kalkınma” anlamında ekonomik gelişme, yapısal değişme, modernleşme, sanayileşme kavramları da kullanılmaktadır. Gayrisafi milli hasıla; bir ülkede belirli dönemde üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin parasal değeridir. İktisadi kalkınma ve büyüme arasındaki temel farklar: Kalkınma nitelikseldir ve az gelişmiş ülkelerin sorunları ile ilgilenir. Büyüme ise nicelikseldir ve az gelişmiş-gelişmiş tüm ülkelerin sorunları ile ilgilenir. Gelişmekte olan ülkelerde iç tasarrufların yeterli düzeyde olmaması, sermaye birikimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu ülkelerde sermaye birikiminin iç kaynaklarla artırılması ancak tasarrufların artırılması ile mümkündür. Tasarrufları artırmak için ise tüketimi kısmak ya da geliri artırmak gerekir. Çünkü gelir (Y), tüketim (C) ile tasarrufların (S) toplamına eşittir. Matematiksel özdeşlikle Y= C+S'dir veya S = Y-C'dir. Buna göre S'nin artması, Y'nin artmasına ve/veya C'nin azalmasına bağlıdır. Tüketimi kısmadan tasarrufların artırılabilmesi için gelirin artırılması gerekir. Bunun için örneğin atıl durumda bulunan üretim faktörlerinin, özellikle de emeğin tam istihdamı sağlanabilir; iktisadi aktörlerin reel ekonomi için sermaye birikimine katkı sağlamayan geleneksel tasarruf alışkanlıklarının değiştirilmesi yönünde adımlar atılabilir. Bunun için altın, gümüş gibi değerli madenler satın almak, döviz biriktirmek, gayrimenkul almak yerine genelde tasarrufları ekonomiye, özelde de bankacılık sistemine veya sermaye piyasasına kazandırma yönünde özendirici tedbirler alınabilir. Kalkınmanın iç finansman kaynakları vergiler, sermaye piyasası, iç borçlanma, gönüllü bireysel ve kurumsal tasarruflar ile enflasyon yoluyla sağlanan gelirlerden, yani enflasyonist finansmandan oluşmaktadır. İç finansman kaynakları, iktisadi aktörlerin rızasına bağlı olup olmamasına göre gönüllülük veya zorunluluk unsuru taşımaktadırlar. Zorunluluk unsuru taşıyan iç finansman kaynaklarının başında vergiler gelmektedir. İç borçlar ise demokratik toplumlarda genellikle gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bununla beraber iç borçlanma olağanüstü dönemlerde nadiren de olsa zorunluluk unsuru taşıyabilmektedirler. Kalkınmanın iç finansman kaynaklarından enflasyonist finansman da bir anlamda zorunluluk unsuru taşımaktadır. Sermaye piyasası ise gönüllülük esasına dayanır. Aşağıda sırasıyla kalkınmanın iç finansman kaynakları ayrıntılı bir biçimde incelenmektedir. Vergiler, kalkınmanın en temel finansman kaynağıdır. Literatürde zaman zaman zorunlu tasarruf olarak da adlandırılan vergiler, kamu harcamalarını finanse etmek amacıyla devletin hükümranlık gücüne dayanarak gerçek ve tüzel kişilerden cebren ve karşılıksız olarak tahsil ettiği ekonomik değerler şeklinde tanımlanabilir. Klasik görüşe göre vergi politikasının sosyal amaçlarından biri olan vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı ile kalkınmayı sağlama amacı çelişmektedir. Dolaylı vergiler tüketimi azaltarak, tasarrufları teşvik etmesi ve dolayısıyla kalkınmanın finansmanının sağlanması bakımından önemli olmasına karşın, bu tür vergiler gayri-adil olarak kabul edilmektedir. Öte yandan adil olduğu kabul edilen artan oranlı dolaysız vergilerin yatırımların finansmanı için gerekli tasarrufları ve dolayısıyla kalkınmayı olumsuz yönde etkilemesi söz konusudur. Klasik vergileme prensiplerine göre bir vergi sisteminin sahip olması gereken özellikler şunlardır (Savaş, 1999a:101): (i) Eşitlik; literatürde genel olarak üç farklı eşitlik kavramı benimsenmiştir. Dikey eşitlik gelirleri ve servetleri yüksek olan mükelleflerin, düşük olanlara oranla daha fazla vergi ödemesini ifade eder. Yatay eşitlik ise gelir ve servet açısından aynı durumda olan mükelleflerin aynı şekilde vergilendirilmesidir (Brown ve Jackson, 1990; CulIis ve Jones, 1998). Spicer ve Lundstedt (1976) bir diğer eşitlik olan mübadele eşitliğinde mükellefin kamusal mal ve hizmetlerden elde ettiği fayda ile ödediği vergi miktarını karşılaştırdığını belirtmektedir. (ii) Açıklık, verginin daha önceden belirlenen kurallara göre tahsil edilmesidir. (iii) Uygunluk, vergilerin mükellefin ödeme gücü bakımından en uygun olduğu zamanda alınmasıdır. (iv) Tasarruf ise vergi toplama maliyetlerinin en aza indirilmesidir. Genel kabul görmüş bu prensiplerden başka vergi sistemlerinin ülkelerin ihtiyaçlarına göre belli amaçları gerçekleştirmek için sahip olması gereken başka prensipleri de bulunabilir. Vergilerin temel amacı, kamu harcamalarını karşılamak için kaynak yaratmaktır (Burgess ve Stern, 1993). Bunun' yanı sıra, hükümetler vergi sistemlerini kullanarak çok farklı amaçlar gerçekleştirmek isteyebilirler. Bunlardan bazıları; gelir dağılımının yeniden düzenlenmesi, ekonomik istikrarın sağlanması ve ekonomik büyümenin teşvik edilmesidir. Farklı ülkeler ekonomik çevre ve siyasi bakışın etkisiyle bu amaçlardan bazılarına daha fazla önem vermiş ve bunun doğal sonucu olarak da birbirinden farklı vergi sistemleri ortaya çıkmıştır (GemınelI, 1987). Burada esas itibariyle bizi ilgilendiren konu, vergilerin kalkınmanın finansmanında etkin kullanımıdır. Gelişmekte olan ülkelerde kalkınmanın finansmanında vergiler çok önemli bir yer tutmaktadır. Bununla beraber bu ülkelerde vergilerin uygulanmasını zorlaştırıcı bazı ekonomik, sosyal, siyasi ve psikolojik faktörler bulunmaktadır. Bu konu hakkında Türk (2003:307-308) görüşleri şu şekilde özetlenebilir: Gelişmekte olan ekonomilerde kişi başına gelir gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında oldukça düşüktür. Bu durum tasarruf, sermaye ve tüketimin de düşük olmasına neden olmaktadır. Vergileri arttırarak kalkınmayı finanse etmeye çalışmak, tasarrufların ve dolayısıyla yatırımların azalmasına yol açarak iktisadi bakımdan sakıncalı sonuçlar doğurabilir. Gelişmekte olan ülkelerde para ekonomisi tam olarak yerleşmemiştir. Gelişmekte olan ülke ekonomilerinde kurumsallaşan büyük işletmelerin sayısı çok az olduğu için kayıt, defter ve belge düzeni yeterince yerleşmemiştir. Vergiler hem düşük gelirli bireyleri, hem de mali iktidar sahiplerini hedef alacağı için politik engeller vergi direncini arttıracaktır. Dolaysız vergilerin arttırılması gelişmekte olan ülkelerde bu vergilerin ana ödeyicileri olan memur ve işçilerin tepkisine yol açacaktır. Öte yandan gelişmekte olan ülkelerde nispi bir ağırlığı bulunan dolaylı vergilere yönelindiğinde, tersine artan oranlı olduğu düşünülen bu vergiler vatandaşların tepkisine yol açar, açması da doğaldır...'
Bu haber 2176 defa okunmuştur.